Hastalıklar ve Gunce..


Haber bülteni üyeliği



Ziyaret Bilgileri

[ Sal, 23 Eki 2018 ]
Toplam 216 ziyaret
50 benzersiz ziyaretçi

evdehastabakimi » DUYULARA UYUM
Tıp Fakültesi'nde talebeyken, birkaç arkadaşla aynı evde kalıyorduk. Gece geç saatlere kadar ders çalıştığımız için, sabahları ancak saat kurarak uyanabiliyorduk. Önceleri saatin ziliyle kolayca uyanabilirken, zamanla sesine alıştığımız için, uzun süre çalmasına rağmen saatle kalkamaz hâle geldik. Erken uyanan bir arkadaşımız, diğerlerini, yüzlerine su serperek uyandırıyordu. Bazı arkadaşlar, suyun serinliği ile daha rahat uyanıyordu. Bu hususu aramızda, ?suyun kaldırma kuvveti' şeklinde lâtife konusu yapıyorduk. Ancak suyun soğukluğuna alışan bir arkadaşımız, ?kaldırma kuvveti'ne(!) bile direniyordu. Suların kesildiği bir gece, yatarken musluklardan birini açık unutmamız sebebiyle sabaha doğru evi su basmıştı. Evin içindeki su seviyesinin epey yükseldiği bir anda ben uyandım ve diğer arkadaşları uyandırdım. Suyun kaldırma kuvvetine aldırmayan arkadaş, o gün yer yatağında yatmasına rağmen, bir türlü uyanmıyordu. Yükselen sular, sağına döndüğünde sağından burnuna doluyor; nefes alamayıp soluna döndüğünde de, o taraftan burnuna doluyordu. Arkadaşımız uykusunda büyük rahatsızlık yaşamasına rağmen, bir türlü uyanamıyordu.

Yukarıdaki hikâyecikte anlatıldığı gibi, sinir sistemi; sürekli işittiği, dokunduğu, kokladığı şeylere bir müddet sonra alışacak mahiyette yaratıldığından, insanlar bazı şeyleri zamanla işitmez, hissetmez hâle gelir. Buna tıp dilinde ?duyulara uyum' denir. Çok kötü kokan bir mekâna işimiz icabı girmek mecburiyetinde kaldığımızda, kokuyu önce şiddetli olarak hissetmemize rağmen, kısa süre sonra bu kötü kokudan rahatsızlığımızın azalması ve gözlük kullanan kişilerin, gözlerine takılı gözlüğü bazen ?gözlüğümü kaybettim' düşüncesiyle farklı yerlerde araması ?duyulara uyum'a misâl verilebilir.
Yazının başındaki hikâyecikte ev arkadaşımızın uyumu, normale göre biraz fazla olmasına karşılık, gözlük kullananların, gözlüğü sürekli burunlarının üstünde hissetmelerinin doğuracağı sıkıntı (gözlük kısa bir süre sonra kullanan kişiye tonlarca ağırlığa ulaşmış gibi sıkıntı verebilir) nazar-ı dikkate alındığında ?duyulara uyum'un Kadîr-i Alîm'in bizlere ne büyük bir lütfu olduğu daha iyi anlaşılır.

Uyum olmasaydı
Mahiyetimize uyum kâbiliyeti yerleştirilmeseydi, hem beynimiz gereksiz bilgilerle meşgul edilecek, hem de vücudumuza dokunmalardan sürekli rahatsızlık duyacaktık. Duyuları algılayan hücrelere ?alıcı hücreler' (reseptörler) denir. Derideki dokunmayı algılayan hücrelerin büyük kısmında, uyum mükemmeldir. Meselâ giyinirken, çamaşırın tenimize ilk dokunuşunu hissederiz. Ancak çamaşırın yol açtığı bu dokunma hissi daha sonra kaybolur. Eğer deriye yapılan her dokunma sürekli hissedilseydi bu, insanlar için çok zor bir durum olurdu. Nitekim, bazı hastalarda duyulara uyum kaybolmakta ve bu durum, onlar için gerçek bir azaba dönüşmektedir. Bazı hastalarda da, tam tersine, dokunma duyusuna aşırı hassasiyet (hipersensitivite) ortaya çıkmakta, kişi tenine çamaşırın dokunmasından bile şiddetli bir acı ve ızdırap hissetmektedir. Tıp dilinde ?nöropatik ağrı' denen bu rahatsızlığın tedavisi çok zordur. Hasta, kanser ağrısına benzer şiddetli ağrılar duyar. Bilim adamları hâlen bu ağrıyı dindirmeye mâtuf araştırmalara devam etmektedir.

Uyum nasıl gerçekleşir?
Uyum mekanizması, her duyu için farklı bir mekanizma üzerinden ortaya çıkarılır. Dokunma, reseptör hücrelerinin sitoplâzmasında bir sıvı hareketine yol açar. Bu hareket hücre tarafından algılanır ve beyne elektrik sinyalleri şeklinde iletilir. Ancak dokunma devam etmesine rağmen, bir müddet sonra reseptör hücresindeki sitoplâzma hareketi durdurulur ve beyne sinyal gönderilmez; dolayısıyla kişi artık dokunmayı hissetmez. Ancak dokunma ortadan kalkarken reseptör hücresinin sitoplâzmasında tekrar bir sıvı hareketi meydana getirilir ve bu defa, beyne gönderilen yeni sinyal ?dokunma bitti' şeklinde algılanır. Kısacası, uyum olan hücrelerde, sadece dokunmanın başlangıcı ve kaldırılması beyne bildirilir. Arada dokunma devam etmesine rağmen, beyin (daha doğrusu ruh) bu gereksiz bilgi ile rahatsız edilmez. Dokunma duyusuna uyum işleminde, çok sayıda farklı tip reseptör vazife almakla birlikte, bunlardan altısı iyi araştırılmış ve isimlendirilmiştir. Uyum, bütün reseptörlerde aynı derecede değildir; bazılarında hızlı ve ileri seviyede, bazılarında yavaş ve zayıftır, bazılarında ise hiç yoktur. Meselâ saçların bulunduğu derideki dokunma reseptörlerinde (Merkel Diskleri) uyum daha az, ağrı gibi bazı duyularda ise uyum hiç yoktur. Ayrıca, derinin alt tabakalarında, derin organlarda ve eklem kapsülünde bulunan bazı reseptörlerde (Ruffini cisimcikleri) uyum çok az olur. Bunlar uyum olmaması gereken ağırlık ve basınç sinyallerini iletirler. Eklem kapsülünde bulunan ağırlık ve basınç reseptörleri, eklemin açısını (dönme derecesini) algılama işiyle vazifelidir. Beynimiz, bu alıcılardan sürekli olarak eklemlerimizin hangi açıda olduğu bilgisini alır ve iskelet kaslarına hareket emirleri gönderirken bu bilgileri devamlı kullanır. Şuurumuz dışında aksamadan gerçekleştirilen bu mükemmel işlemlerle bizler yürüyebilir ve denge gerektiren hareketleri kusursuzca yapabiliriz. Eklem açı bilgisi, beyin tarafından sürekli bilinmeseydi, inşaat işçiliği gibi hassas denge gerektiren işler rahat yapılamazdı.

Çeşitli duyularda uyum
Görmede uyum (akkomodasyon): Görme ile ilgili uyum, dokunma uyumundan farklıdır. Bir cisme bakmaya devam edersek, görmeye de devam ederiz. Bu mânâda bir alışma ve görmenin sonlanması yoktur. Bu da, Rabb'imizin bizlere bir başka lütfudur. Görmede dokunmadakine benzer bir uyum olsaydı, bu takdirde yürüme, okuma, oturma, kalkma ve denge gerektiren birçok faaliyeti yapamazdık. Rahmeti Sonsuz, gözümüze yaptığı vazifelere uygun farklı uyumlar yerleştirmiştir:

Uzağa-yakına uyum: Bir cismi uzaktan yakına veya yakından uzağa hareket ettirmemize rağmen görmeye devam ederiz. Cismin uzaklığı değişmesine rağmen görmemiz bozulmaz. Bu işler, göz merceğinin şeklinin değiştirilmesi veya merceğin retinaya yakınlaştırılıp uzaklaştırılması gibi optik prensipler çerçevesinde her baktığımız yere göre otomatik olarak yürütülür.

Aydınlığa-karanlığa uyum: Karanlıktan aydınlığa veya aydınlıktan karanlığa geçişlerde gözümüz yeni duruma uyum sağlar. Bu uyum esnasında da görme derecesi bir milyon kat artırılıp azaltılarak, karanlık ve aydınlıkta görme sağlanabilir. Retinadaki koni ve çubuk şeklindeki ışık alıcıların (foto reseptör) bu faaliyetleri de, akılları durduracak sonsuz bir ilim ve kudret ile yürütülür.

Kokuda uyum: Burunda bulunan koku reseptörleri, kötü koku ile karşılaşmanın ilk saniyesinde ona % 50 uyum sağlarlar. Böylece ilk karşılaşmada hissedilen kesif kötü koku hemen kaybolur. Ancak kötü kokuya mâruz kaldıktan bir dakika sonra, beyinden burun sinirlerine gelen emirlerle kokunun algılanması hemen tamamen ortadan kaldırılır. Çöpçü veya temizlikçi olarak mezbaha veya kanalizasyon gibi işlerde çalışan insanlar, bir rahmet eseri olarak, kötü kokudan diğer insanlar kadar rahatsız olmazlar.

Tat duyusunda uyum: ?Tatma' fiilinden en geç bir dakika sonra, tat uyumu gerçekleşir. Ancak bir rahmet eseri olarak Kadîr-i Alîm, acı tat veren maddeler için uyum kabiliyetini çok az yaratmıştır. Çünkü tabiatta bulunan acı maddelerin çok büyük bir kısmı, insan vücudu için zehir hükmündedir. Dolayısıyla bebekler bile zehir ihtiva eden maddeleri bilmeden ağızlarına aldıklarında, acılıkları sebebiyle hemen ağızlarından çıkarırlar, böylece zehirlenmekten kurtulurlar.

Sıcaklık duyusuna uyum: Âni sıcaklık değişikliğinde soğuk ve sıcak reseptörleri şiddetle uyarılır, yarım veya bir dakika içinde uyarılma şiddeti gittikçe azalarak uyum ortaya çıkar. Ancak % 100 uyum yoktur. Zîrâ reseptörler, hem âni değişiklikleri hem de sürekli durumları algılarlar. Unutmayalım ki, hem aşırı sıcak hem de aşırı soğuk vücut için zararlıdır. Bu duyumuzda uyumun az veya sınırlı olması da, bir başka ikrâm-ı ilahîdir.

İşitmede uyum: Gürültülü bir ortama ilk girdiğimizde, aşırı sesten rahatsız oluruz. Ancak orta kulakta bulunan iki minik kasımız, rahmetin bir tecellisi olarak kasılır ve konuşma sesi dışındaki sesleri maskeleyerek onların iç kulağa iletilmesini engeller. Gürültülü ortamda çalışan işçiler de, sanki gürültüyü hiç duymuyorlarmış gibi, çalışmalarına devam ederler.

Ağrıya uyum: Rabb'imizin bir ikrâmı olarak ağrı duyusunda uyum yoktur. Ağrıya uyum olsaydı, rahatsızlığı teşhis ve tedavi edemeden hastaları kaybederdik. Mide kanaması veya apandis olan bir hastanın ağrıya uyumu olsaydı, hastaneye yetiştiremeden ağrısı geçer ve tedaviye ihtiyacı kalmadığı düşünülebilirdi; ancak hastalık devam ettiğinden bir müddet sonra patlayan apandis sebebiyle ölüm ihtimali artardı. Birçok insan, duyulara uyum gibi mükemmel bir mekanizmanın farkında değildir. Bütün bu misâller, yaşarken karşılaştığımız değişik durumları değerlendirmede duyularımıza bahşedilen mekanizmaların, aklî ve ruhî melekelerimizin çalışma şekline ne kadar uyumlu olduğu, dolayısıyla insanın bir bütün olarak yaratıldığı hakikatini ortaya koyuyor. Böyle bir nimetten mahrum yaratılsaydık, hayatımız açısından tehlike arz eden birçok değişikliğin farkında olamayacak ve rahatsız edici çevre şartlarının sıkıntısını çekecektik.

Editör Bilgileri

Toplum Sağlığı Görevlisi

TOPLUM SAĞLIĞI GÖREVLİSİ


Editöre Ulaşın

En Son Güncellenenler

freebsd
apiterapi
azdavay_bakirci
aramamotorlari
uyku
kazimkoyuncu
peyzaj

Uzerine.com Copyright © 2005 Uzerine.com
uzerine.com Ana Sayfa | Gizlilik Sözleşmesi | Üye Girişi